Bu yazıda insanlığın neden yazmaya ihtiyaç duyduğunu ve bununla birlikte senaryo yazmanın nasıl bir ihtiyaca düştüğü inceleniyor.

“Öykü sonundan başlar. Konuş ya da öl. Ve konuşmayı sürdürdüğün sürece ölmeyeceksin�” (s.180).
Öykü anlatan bir kadının sesi çocuk doğurma gücüne sahipse, bir çocuğun öykülere yaşam verme gücü olduğu da doğru sayılır. İnsanın gece düş görmezse delireceği söylenir. Aynı biçimde, bir çocuğa düş dünyasına girmesi için izin verilmezse, o çocuk gerçekle asla başa çıkamaz. Bir çocuğun öykülere karşı duyduğu gereksinme, beslenme gereksinmesi kadar temel bir gereksinmedir, kendini aynı açlık gibi belli eder.

Bana bir öykü anlat der çocuk. Bana bir öykü anlat. Bana bir öykü anlat, baba, lütfen. Bunun üzerine babası oturur, çocuğa bir öykü anlatır. Ya da karanlıkta onun yanına uzanır, ikisi çocuğun yatağında yatarlarken konuşmaya başlar, dünyada kendi sesi dışında bir şey kalmamış gibi, karanlıkta oğluna bir öykü anlatır. Çoğunlukla bir peri masalı olur anlattığı ya da bir serüven masalı. Ama çoğu zaman düş alemine kolayca dalmaktan başka bir şey değildir yaptığı. Bir varmış, bir yokmuş�” (s. 185)
Yaşam, ölüm ve yazı ya da hikaye anlatma arasında .bağlantı kuran ilk kişi Paul Auster değil kuşkusuz. Yazı yazmayı yazarın kendi hayatını kurtarma güdüsü ile ilişkilendiren pek çok metin var.
Sorumuza tekrar dönelim; niçin yazarız? Bu sorunun tek bir yanıtı yok. Belki de bir yanıtı bile yok. Bu soruyu sonsuza dek susturacak kesin ve doyurucu bir şey söyleyemeyiz. Bununla birlikte, yazı yazmanın ’söz’ü geleceğe aktarmak, başka bir deyişle ‘yazı’yı yazanı ya da ’söz’ü söyleyeni gelecekte var etmek gibi bir yetisi olduğunu da hepimiz biliriz. Yine de bu soruyu netlikle yanıtlayamadığımız için “Senaryo Yazarlığı” dersine başlarken önümüzde yeni bir kapı açılır: Yazı üzerine, öykü anlatma üzerine yazılmış olanları aralamaya, “yazı”nın ve edebiyatın büyülü dünyasına girmeye ve yazma eyleminin yaratıcı gücünü keşfetmeye açılan bir kapı.

Hepimiz Yazarız…

Madem ki senaryo yazmayı öğreniyoruz ve madem ki İletişim Fakültesi’nde okuyoruz, “yazar” ve “yazan” ayrımına bakmamız ve bu ayrımın anlamını düşünmemiz gerekiyor. Çünkü, iletişim ve medya alanına girdiğimiz an “yazı”nın alanına -belki de toplum bilimlerinin başka alanlarından mezun olan kişilerden çok daha fazla- girmiş olacağız. Basın ve yayın endüstrileri, reklam ve halkla ilişkiler sektörü, şu ya da bu biçimde bir teknik ya da estetik yazım bilgisi ve yeteneği gerektiren özel form ve içeriklere sahip metinlerin etrafında dönüyor. Çalışma yaşamımızda bu metinleri doğrudan yazan kişiler olmayabiliriz. Ancak yapılan işin neresinde durarsak duralım, bir biçimde bu metinlerin de bir ucundan tutmuş olacağız. Yaptıklarımızı bu metinlerin açığa vurduğu gereklilikler etrafında ve onlara uygun olarak yapmak durumunda olacağız. O halde “yazı”nın tekniğini, estetiğini ya da kurmaca mantığını öğrenmeden önce Roland Barthes’ın “yazar” ve “yazan” ayrımına ve bu ikisi arasında bir konum seçmek durumunda olup olmadığımıza bir bakalım.
Barthes’a göre, Fransa’da çok uzun zaman boyunca dilin tartışmasız sahipleri yazarlardı. Onlardan başka hiç kimse konuşmuyordu. Bir de vaizler ve hukukçular vardı ki onlar da mesleki bir dilin içine kapanıp kaldıklarından kimsenin sesi çıkmıyordu.

Bu, “dilin tek sahibi olmak” nasıl bir şeydir? Ya da Barthes ne söylemektedir? Kuşkusuz Barthes yazı ve yazın (edebiyat) alanından sözediyor. Dil’i dinleyicileri (okuyucuları) varsayarak ve kamusal anlamda yaygınlaştırarak kullanmaktan sözediyor. Bir başka deyişle, üzerinde çalışılmış olan Söz’ü aktarma anlamındaki bir dil kullanımından sözediyor. Bu anlamda da bunu yerine getirenler yalnızca yazarlardı. Bu durum ne zaman bozulmuştur. Yani Barthes’ın sözlerini ödünç alırsak, bugün evinde oturup şiir yazanlardan iş adamı yazarlara kadar herkes konuşma özgürlüğüne sahip olduğuna göre, “Yazar, ne zamandan beri Fransa’da tek konuşan değil? Kuşkusuz Devrimden beri; yazarların diline siyasal amaçlarla sarılan insanların o zaman ortaya çıktıkları görülür�yazar denilen kişilerden ayrı olarak , halk dilini bilen yeni bir grup oluşmakta ve gelişmektedir. Aydınlar mı? Bu sözcük karışık etki yapmaktadır, bunlara yazanlar demeyi yeğliyorum.”

Barthes’a göre,
“Yazar bir işlevi, yazan ise bir etkinliği yerine getirir. Yazar sözüne çalışan kimsedir (esinlenmiş de olsa) ve bu çalışmaya işlevsel olarak kendini verir.

Yazar, dünyanın niçinini nasıl yazmalı’nın içine tamamiyle gömen insandır.
Yazar edebiyatı amaç olarak düşünür, dünya ise onu ona araç olarak sunar. Edebiyat dünyayı asla, kesinlikle bir yanıt olarak değil, bir soru olarak ifade ettiğine göre..
Gerçek onun için yalnızca bir bahanedir� bundan onun hiçbir zaman dünyayı açıklayamadığı sonucu çıkar, ya da en azından, onu açıklıyor gibi yaptığı zaman, bu hiçbir zaman onun belirsizliğini daha çok azaltmak için değildir.
Kısacası edebiyat her zaman gerçek dışıdır, ama onun dünyaya sık sık iyi sorular sormasına olanak veren, onun bizzat bu gerçek dışılığıdır -bu sorular hiçbir zaman dolaysız olamazlar.”
Barthes’ın dağınık biçimde alıntılanan bu görüşlerinde, edebiyatın dünyayla olan ilişkisini dolaylı bir ilişki olarak açıkladığını görmüş oluyoruz. Bu dolayımı gerçekleştiren kişi olarak yazar ise, dünyayı anlamak ya da açıklamak için iyi yanıtları olan biri değil de, bu tür bir didaktiklikten bir hayli uzak ve dünyanın gerçeği ile mesafeli olan biridir. Aslında bu bir anlamda yazarın kendi gerçeği ile mesafeli olması demektir. Özellikle öykü ve roman gibi kurmaca yazın biçimlerinde yazarın kendi gerçeği ile mesafe koyması ve kendini mümkün olduğunca görünmez kılması beklenir. Yazarın eser ve okuyucu arasında fazla görünür bir yerde olması çoğu kez rahatsız edicidir. Okuyucu bir edebi eseri eline aldığı zaman yazarın aradan çekilmesini, okurun akıl yürütme ve yorum yeteneğine güvenmesini ve eserden aldığı hazzı yönlendirmeye çalışmaktan vazgeçmesini ister. Bununla birlikte, yazarın araya girmeyi, okurla doğrudan bir ilişki kurmayı, kimi zaman onunla konuşmayı ve birlikte yazmayı teklif ettiği eserleri bu çerçevenin dışında tutuyoruz. Italo Calvino’nun “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” romanı buna çok iyi bir örnektir. Romanın kahramanı yeni satın aldığı bir romanı okurken belli bir yerden sonra yanlış bir baskı ile karşı karşıya olduğunu ve okumakta olduğu öykünün birden bire kesilerek yeni bir öykünün başladığını farkettiği zaman, bir roman karakteri olan bu kurmaca okur ile Calvino’nun romanını okumakta olduğunu sanan gerçek okur (yani biz) muhteşem bir romana olduğu kadar muhteşem bir okur-yazarlık serüvenine de adım atmış olurlar. Bütün bu hikayede Calvino’nun aradan çekilmeye hiç niyeti yoktur. Ancak bu romanda bile Barthes’ın edebiyatın dünyaya bir yanıt değil fakat bir soru yönelttiği biçimindeki önermesi yanlışlanmaz. Calvino aradan hiç çekilmediği halde bütün yaptığı, okur-metin-yazar üçgenindeki bütün ön kabulleri sorgulamaktır. Dünyaya bu anlamda bir yanıtı yoktur. O soruları ortaya koyar ve olası yanıtlar üzerine düşünmemizi ister.
Barthes, son olarak Yazar hakkında şunları söylüyor: “Kuşkusuz edebiyat bir lütuf değildir. İnsanı yalnızca sözle sergilemeye (yani bir biçimde özünü ortaya koymaya) götüren tasarıların ve kararların belkemiğidir. Bunu isteyen kimseye yazar denir.

Kıssadan hisse; edebiyat bir lütuf değilse yazarlık da Tanrı vergisi bir yetenek olamaz. Edebiyatla ve yazıyla tutkulu, sahici ve iyi bir ilişki kurabilirsek, etrafımızda her an yüzlercesi noktalanan ya da henüz başlayan hikayelere (ya da biri biterken içinden diğerinin filizlenmeye başladığı hikayelere) bakmayı bilebilirsek hepimiz yaza-r-ız.
Yazanlar kimdir o halde? Yazarlardan farklı olarak ne yaparlar? (Barthes’la devam ediyoruz).
“Yazanlar; sözün yalnızca bir araç olduğu bir amaç (göstermek, açıklamak, öğretmek) ortaya koyarlar; onlara göre söz, bir eyleme dayanır, ama eylemi oluşturmaz. Dilin bir iletişim aracının, bir “düşünce” aygıtının doğasına indirgenmesi işte budur. Yazan yazıya herhangi bir dikkat yöneltse de, bu özen hiçbir zaman varlıkbilimsel türden değildir: Tasa edinilmez�
O, kendi sözünün dünyanın herhangi bir belirsizliğine son verdiğini, geriye dönülmez bir açıklama (onu geçici de görse) ya da tartışılmaz bir bilgi (kendini alçak gönüllü bir öğretici görse de) getirdiğini düşünür: oysa ki görüldüğü gibi, yazara göre durum, bunun tam tersidir� sözünün bir belirsizliğe yol açtığını iyi bilir: İddia ederken bile soru sormaya devam ederim.
Yazanın sözü tersine, kökeninde dilin değerini ortaya koymaktan tamamen ayrı bir işlevi olan kurumların gölgesinde üretilip kullanılır: Üniversite, aksesuvar olarak da Araştırma, siyaset, vb�

Yazarlar, beklenmedik bir biçimde yazanların anlayışlarını, sabırsızlıklarını gösterirler; yazanlar da bazen dil sahnesine kadar çıkarlar. Bir şey yazmak isteriz, ancak sadece yazarız o kadar. Kısacası çağımız belirsiz bir tipe gebedir: Yazar-yazan�”.

Yeni iletişim teknolojilerinin ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasının yaşamımızı inanılmaz bir hızla değiştiren ve erişim alanlarımızı önemli ölçüde genişleten etkilerini tümümüz her an deneyimliyoruz. Eğer bilgisayarımız, internet bağlantımız ve iyi kötü bir ingilizcemiz varsa, can sıkıntımızı gidermek için dilersek Kanadalı dilersek Avusturalyalı yaşı yaşımıza ve beğenileri beğenilerimize uyan bir arkadaş edinmemizin önünde (kabarık telefon faturaları hariç) pek bir engel yok. Ancak birileri de çıkıp diyebilir ki, soğuk yüzlü bir bilgisayar ekranının başında can sıkıntısına çare aramak için debelenmeye ne gerek var? Neden kimse bitişik komşusunun kapısını çalmıyor artık? Bugünlerde bu ikincisini yapma isteğine, “nostalji” deyip geçmeyi tercih ediyoruz. Bu nostaljik duygulanımı paylaşabilir ya da reddedebiliriz. Bütün yenilikler dirençle karşılaşmamış mıdır yeryüzünde? Bunun böyle olduğunu biliyoruz. Ong’un aktardığına göre, yazıya gösterilen direnç günümüzde önce hesap makinalarına sonra bilgisayarlara gösterilen dirençten hiç de farklı olmamıştı. Belleği yavaşlatacağı, zihni durgunlaştıracağı ve sözlü iletişimdeki etkileşimi ya da tartışma olanağını yokedeceği gibi gerekçelerle yazıyı eleştirenler arasında, Platon bile vardı.

Görülüyor ki, insanoğlunun en büyük paradokslarından biri de yenilik ve keşfe duyulan arzu ile bu keşiflerin ürünlerine karşı gösterilen direnç boyutunda ortaya çıkıyor. Çünkü her yeni keşfin, hayatımızda yer etmiş ve çoğu kez bize daha yakın olan bir şeyleri alıp götüreceğini de artık çok iyi biliyoruz. Yenilikler ve keşiflerle birlikte hayatımıza girenler ise çoğu kez daha uzak ve daha kısa ömürlü oluyorlar.
Bugün henüz otuzlu yaşlarını sürdürenler bile nostaljik bir hüzne kapılarak geçmişin puslarla kaplı resimlerini aralamaya kalktıklarında şaşırtıcı bir değişimle karşılaşabiliyorlar. Örneğin, dışarıda yağan karı camlara değdiği an eriten, harlı bir odun sobasının etrafa saçtığı külleri bir tavşan ayağıyla temizlemeyi sürdürerek, oda dolusu konuğa kıtlık günleri, seferberlik ya da av öykülerini anlatan bir büyükbaba portresi bugün kaçınıza tanıdık gelebilir ki? En azından “tavşan ayağıyla kül temizlemek mi?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Bununla birlikte konumuz odun sobaları ile birlikte yok olup giden tavşan ayakları değil elbette. Daha çok, “hikaye anlatıcısının dilini yitirişi”ne getirmek istiyorum konuyu (bu arada yakın tarihimizin puslu resimlerinden gündelik yaşamın dönüşümünü irdelemek isteyenlere Ayfer Tunç’un “Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek” adlı kitabını şiddetle öneririm).

Benjamin hikaye anlatıcısının gözden yitişini şöyle dile getiriyor:
“Adı size ne kadar tanıdık gelirse gelsin, hikaye anlatıcısının hayatımızda hiçbir hükmü yok. Çoktan uzaklaştı bizden, gittikçe de uzaklaşıyor� Bir şeyi layıkıyla hikaye edebilen insanlara gittikçe daha az rastlıyoruz artık. Birisi hikaye dinlemek istediğini söylediğinde utanıp sıkılanlara ise gittikçe daha çok”.

Bunun nedenlerinden biri apaçık ortada: Deneyim değer kaybetti. Üstelik , daha da kaybedeceğe, dipsiz bir uçuruma düşeceğe benziyor. Gazetelere her göz atışımızda, deneyimin daha da gözden düştüğünü, yalnızca dış dünyayı değil, ahlaki dünyayı algılayış biçimimizin de bir gecede, tahayyül edemeyeceğimiz kadar değişmiş olduğunu fark ediyoruz.”
Bu pasajda üzerinde düşünmemiz gereken iki önemli nokta var. Birincisi, yaşadığımız bir durumu, bir ‘an’ı ya da tanıklık ettiğimiz bir olayı hikaye etmemiz istendiğinde neden giderek daha çok çekingenleşmeye başladığımızla ilgili. Bu durum belki dört bir yanımızı kuşatan haber ya da hikaye bombardımanı arasında kendi deneyimimizin değerine ilişkin gittikçe derinleşen bir güvensizlikten kaynaklanıyor. Ya da deneyimimizi dile getirme yeteneğimizin yine aynı bombardıman nedeniyle zayıf düşmüş olmasından.

Deneyimin neden değer kaybetmiş olduğu da düşünülmesi gereken diğer bir noktayı oluşturuyor. Deneyim gerçekten değer kaybetti mi? Deneyimin değer kaybetmesi, belli bir yaş kuşağında, belli bir sosyoekonomik sınıfa mensup ve benzer çevrelerde yaşayan insanların deneyimlerinin benzeşmeye başlaması ile ilgili olabilir mi? Bu çok tatmin edici bir yanıt değil açıkçası. Deneyimin değerli olduğu günlerde de benzer yaşantılara sahip insanların deneyimleri belli bir benzerlik gösteriyordu kuşkusuz. Ancak yine de, hikaye anlatıcılığına dönecek olursak farklı deneyimleri yaşamanın hikaye etmede önemli olduğunu görebiliriz.
Benjamin’e göre “bütün hikaye anlatıcılarının beslendiği kaynak ağızdan ağıza aktarılan deneyimdir� Bir atasözü ‘yolculuğa çıkanın anlatacakları vardır,” der; demek ki halkın gözünde hikaye anlatıcısı uzaklardan gelen biridir. Ama evinde kalan, namusuyla hayatını kazanan, yörenin hikaye ve geleneklerine vakıf kişiyi dinlemek de bir o kadar keyiflidir onlar için. Bu iki tür anlatıcıyı eski çağlardaki temsilcileri aracılığıyla resmedersek, biri yerleşik çiftçide, diğeri ticaret yapana denizcide vücut bulur”.

Hikaye anlatıcısı okuruna akıl verebilecek kişidir. Günümüzde “akıl vermek” modası geçmiş bir şey gibi algılanıyorsa, deneyimin giderek daha az aktarılabilir hale gelmesindendir. Bu yüzden ne kendimize ne de başkalarına verecek aklımız yok artık� İşte hikaye anlatma sanatı tam da bilgelik, yani hakikatin destansı boyutu öldüğü için ortadan kalkıyor.
Hikaye anlatıcılığının gerilemesiyle sonuçlanan sürecin ilk belirtisi modern çağın başında romanın doğuşudur. Romanı hikayeden (ve daha dar anlamda destandan) ayıran, esas olarak kitaba bağımlı olmasıdır. Romanın yaygınlaşması, ancak matbaanın icadıyla mümkün oldu. Sözlü olarak aktarılabilir olan, yani destanın zenginliği, romanın malzemesinden nitelikçe farklıdır. Romanı bütün diğer düzyazı türlerinden, masal, efsane ve hatta novelladan ayıran, sözlü edebiyattan gelmiyor ve ona dönmüyor olmasıdır. Anlatıcı hikayesinin deneyimden çekip alır, kendi deneyiminden ya da ona aktarılanlardan ve o da bunu kendisini dinleyenlerin deneyimi haline getirir. Romancı ise kendini tecrit etmiştir. Romanın doğduğu oda, en temel kaygılarından misal verip kendini ifade edemeyen, kimsenin akıl vermediği ve kimseye akıl veremeyen, tek başına kalmış bireydir”.

Her yeni günle birlikte yerküreyle ilgili haberler alıyoruz, ama artık dikkate değer hikayelerimiz pek yok. Bu böyle, çünkü artık bütün olaylar bize hazır bir açıklamayla ulaşıyor. Başka bir deyişle, günümüzde olup bitenler hikaye anlatıcılığının değil enformasyonun işine yarıyor. Aslında, hikayeyi açıklama katmadan anlatabilmek, anlatma sanatının yarısı eder. Leskov bunda ustadır� Olağanüstü ve mucizevi şeyleri bütün ayrıntılarıyla anlatır, ama okuru hiçbir zaman olayların arkasındaki psikolojik bağı kabul etmeye zorlamaz. Olayları kendi anladığı biçimde yorumlamak okura kalmıştır; böylece anlatı, enformasyonun yoksun olduğu genişliğe ulaşır”.
Bu hikaye gerçek anlatıcılığın ne olduğu hakkında bir fikir verebilir. Enformasyon yalnızca yeni olduğu an değer taşır, yalnızca o an yaşar� Oysa hikaye farklıdır: Kendini tüketmez, gücünü toplar ve korur, yıllarca sonra bile harekete geçirebilir.

Roman ve Hikaye
Birinde “hayatın anlamı” ve öbüründe “kıssadan hisse”
Benjamin’e göre roman ve hikaye birbirlerinin karşısına bu şiarlarla çıkarlar. Roman çoğu kez tam tamına romana yakışan bir aydınlanma anıyla sona erer. “Aslında, ’sonra ne oldu’ sorusunun geçerli olmadığı hiçbir hikaye yoktur. Romancı ise sayfanın altına ‘Finis’ yazdığında, okuru hayatın anlamın sezmeye davet ettiği bu sınırdan bir adım bile öteye geçmeyi ummaz.”

“�Hikaye dinleyen kişi, hikaye anlatıcısının misafiridir; hikaye okuru bile bu mecliste yerini alır. Roman okuru ise, okurların en yalnızıdır”.