Hollywood’un politik uyanışı
HABERLER Ağustos 15th, 2007
20. yüzyılın başından beri toplumu etkileme gücü tartışılmaz olan Hollywood, iktidar karşıtı seslerin yükseldiği dönemde dikkatini Irak’a yöneltti. Sonuçlar Bush için pek parlak değil.
Kısa süre öncesine kadar Hollywood, gündemde önemli yer kaplayan politik konuları işlemekte pek istekli değildi. Sinemanın, güncel sorunlardan kaçmak için varolduğu düşüncesi hâkimdi. Öyle ya, seyirci medyada her gün yeteri kadar iç karartıcı haber zaten görüyordu; bunu bir de sinemada izlemek istemeyeceği kesindi.
Bunun sonucunda film yapımcıları ve stüdyo yönetimleri, özellikle savaş ve barış gibi gündemin hassas konularını işlerken dolambaçlı bir anlatım kullanmayı benimsedi. Ya süregelen durumu benzer bir olay üzerinden, ya bambaşka coğrafyalara kaydırarak ya da olay tamamen sonuçlanıp üzerinden zaman geçtikten sonra beyazperdeye taşımak gibi. Örneğin, Robert Altman’ın kült yapıtı ‘M*A*S*H’, Kore savaşı döneminde geçmekteyken, aslında o yıllarda sürmekte olan Vietnam savaşının absürdlüklerinden bahsediyordu. Yakın zamanda izlediğimiz Ridley Scott’ın ‘Cennetin Krallığı’ ise emperyalizm eleştirilerini Haçlı akınları üzerinden yapmayı uygun görmüştü.
Özeleştiri bombardımanı
Oysa bu aralar Hollywood, ciddi konularda kesin ve doğrudan görüş bildirmekten fazla çekinmemeye başladı. Bunda, Bush yönetimine muhalif seslerin yükseldiği 2004 seçimleri öncesinde gösterime giren Michael Moore klasiği ‘Fahrenheit 9/11′in gişede hiç umulmadık bir başarı yakalamasının büyük payı var. Bu tür yapıtlara artan talebi gözden kaçırmayan endüstri seyircileri yakın zamanda, özellikle Irak savaşı ve Bush karşıtı konuları işleyen filmlere boğmaya hazırlanıyor.
Bunlardan ilki ve en yüksek profilli olanı, Clint Eastwood’un Oscar ödüllü ‘Milyon Dolarlık Bebek’ini yazan ve yönettiği ilk film ‘Çarpışma’yla en iyi film Oscar’ını kapan Paul Haggis’in yeni projesi. Adını Hz. Davut’un Golyat’la karşılaştığı vadiden alan ‘Elah Vadisi’nde’ 2003′te çalıştığı Fort Benning, Georgia’da kuşku verici biçimde ölen ordu uzmanı Richard Davis’in hikâyesine odaklanıyor. Davis’in babası örtbas edilen bu ölümü araştırdığında oğlunun, Irak Savaşı’nda tanık olduğu gaddarlıklar yüzünden kendi müfrezesindeki arkadaşlarınca öldürüldüğü ortaya çıkıyor. Konusunu gerçek bir hikâyeden alan ve başrollerini Tommy Lee Jones, Susan Sarandon ve Charlize Theron’un paylaştığı filmin eylül ayında gösterime girmesi bekleniyor.
Bundan bir ay sonra ABD sinemalarına gelecek bir diğer savaş draması olan ‘Grace is Gone’da ise John Cusack, iki küçük kızına annelerinin Irak Savaşı’nda öldürüldüğünü söylemek zorunda kalan acılı kocayı canlandırıyor.
Hemen ardından, Mısır doğumlu kocasının 11 Eylül sonrası başlayan paranoya sırasında uluslararası terörizmle bağlantısı olduğundan kuşkulanılan ABD’li bir kadını oynayan Reese Witherspoon’un filmi ‘Rendition’; yılbaşına doğru da Brian de Palma’nın Iraklı bir aileye işkence eden ordu timini anlattığı ‘Redacted’ vizyonda olacak. Bu tarz filmler 2007 ile sınırlı kalmayacak. Sırada Kimberley Price’ın görev süresi bitmesine rağmen Irak’a geri yollanmak istenen bir erin isyanını anlattığı ‘Stop Loss’ ve Bağdat’taki yüksek güvenlik bölgesi Yeşil Alan’da olan biteni işleneceği ‘Imperial Life In Emerald City’ var.
Tüm bu filmler, Hollywood’un önceki tavrından oldukça farklı bir tablo sunuyor. Bir kere, konu edilen Irak savaşı, İslam terörü paniği halen devam etmekte. Diğer fark ise bakış açısının tamamen Amerika’nın politik, askeri, diplomatik ve ahlaki açıdan çöküşünü destekler nitelikte olması. Hollywood artık neredeyse dünya gazetelerinin haber ve yorum sayfalarıyla paralel bir işleyiş içerisinde olmaya başladı.
Psikolojik savaş aracı
Bu durum geçmişin panoramasıyla taban tabana bir zıtlık gösteriyor. İlk zamanlarından beri siyasi iktidarların propaganda stratejilerinin önemli bir parçası olan sinema, özellikle savaş dönemlerinde milliyetçiliğin, ordunun yüceltildiği ve karşı tarafların küçültüldüğü bir yol izledi. Cesaret ve kahramanlık öyküleriyle seyircilerin hem milli gururları, hem de heyecan ihtiyaçları doyuruluyordu. 2. Dünya Savaşı’nda çoğu sinema oyuncusunun savaşta aktif olarak yer almasının da bunda önemli bir payı vardı. Bir ara, gerçeklerin ABD lehine çarpıtıldığı ve hatta olan bitene tamamen zıt olarak sunulduğu filmler Hollywood’un gözdesiydi. Özellikle Vietnam yenilgisinin kesinleştiği anlarda gösterilen ve ABD’lileri zafer kazanmış ilan eden 1968 yapımı John Wayne projesi ‘Yeşil Bereliler’, bu absürdlüğün uç noktası oldu.
Yeni yeni çekilmeye başlanan ve Vietnam savaşının gerçeklerini göstermeye çalışan filmlerin karşısındaki bir başka engel de hâlâ çarpışmaların devam ettiği bir ortamda kimsenin gidip çekim yapma cesareti olmamasıydı. 1972 yapımı Coppola klasiği ‘Apocalypse Now’ dışında, Vietnam’da yaşananları konu edinen ‘The Deer Hunter’, ‘Müfreze’, ‘Doğumgünü 4 Temmuz’ gibi filmlerin hepsi ABD bölgeyi terk etmesinden sonra çekilebildi.
Elbette, bu süre zarfında Hollywood popülist tatmin filmleri yapmaktan da geri kalmadı; Vietnam yenilgisinin öcünü tek başına alan ‘Rambo’ serisi gibi. Ancak, Irak savaşı konusu bu anlamda bir istisna oldu sayılır. İşgalden bu yana durumu destekleyen pek film yapılmadığını gören Bush yandaşları ısrarla Hollywood’un gayrı milli duyguları pompaladığı ve ülkeye zarar verdiği yönünde eleştirilerde bulunuyor. Her ne kadar, Hollywood’un bu bilinçlenmiş görüntüsü artık beyazperdede saçmalık görmekten bıkmış izleyiciye umut verse de, sonuçta her şey gişe başarısında bitiyor. Politik gelişmelerle ilgili filmler izleyiciler ilgi gösterdiği sürece salonlarda olacak. Ta ki, bu ilgi sönüp Hollywood, Paris Hilton ya da başka bir popüler fasafisoya kayana kadar.
(The Independant)
Yorum Gönder
Yorum gönderebilmek için giriş yapmalısınız.