bronenosets.jpg

“Biz romanslara, teatral filmlere ve benzeri şeylere dayanan eski filmlerin cüzamlı olduğunu ilan ediyoruz.
-Onlardan uzak durun!
-Gözlerinizi başka tarafa çevirin!
-Ölümcül derecede tehlikelidirler!
-Bulaşıcıdırlar”

Sovyet sinema kuramcısı Vertov ve Sine-gözcüler manifestolarında kendilerinden önceki burjuva sinemacılığına işte böyle itham ediyorlardı. Genç sinemacılara bu cesareti veren bütün görkemliliği ve yaratıcılığıyla 1917 Ekim Devrimi’ydi.

1880’li yıllarda Lumier Kardeşler’le Fransa’da bir eğlence aracı olarak ortaya çıkan sinema, bu süreçte halen bir sanat ürünü olmaktan yoksundu. Sinema ilk kez Melies’in kamerasını hayal gücünün konularına dalmasıyla ve kurgunun da çekimler sıralamasına göre düzenlenmesiyle bir sanat türü olabilmiştir. Sinemanın kuramsal olarak bir sanat türü olabilmesi ise Sovyet yönetmenlerin deneyleri ve araştırmaları sonucunda gerçekleşmişti.

Devrim öncesinde Rus sineması 1908-1917 yılları arasında yerli ve yabancı edebiyat ürünlerinden uyarlamalara dayanıyordu. 1917 Devrimi ile birlikte bazı sinemacılar tüm malzemelerini alıp ülke dışına çıktılar, bazıları ise “bekle ve gör” politikasını benimsediler. Bir grup genç yönetmen ise devrime katıldı. 17 Ağustos 1919’da sinema devletleştirildi ve beş gün sonra tüm dünyada ilk olarak bir devlet sinema okulu açıldı: Gosidartvennii Skola Kinematografi. Ekim Devrimi’nin entelektüel şiddeti sanatın her alanına yansıdığı gibi sinemada da kısa zamanda etkisini gösterdi.

Ajitasyon-Propaganda Trenleri
Rusya’nın geniş coğrafyasında patlayan devrimin sesinin daha fazla insana daha fazla köylüye, işçiye ulaşması gerekiyordu. Sovyetlerde sinema tam da bu ihtiyaçtan ötürü yoluna ilk olarak eğitim amaçlı filmlerle başladı. Bu filmlerde Sovyet insanına devrimin yaşayan yüzü gösteriliyordu. Ajit-trenler aracılığıyla gezici sinema salonları kuruluyor, köy köy gezilerek filmler izletiliyordu. Ajit-trenler kısa zamanda Sovyetlerde halkın eğitilmesindeki temel araçlardan biri haline gelmişti.

Sovyet sinemasında içeriğin biçime yansıması
Sovyet sinemacılar kendilerini devrimin doğal bir parçası olarak görüyorlar, sinemayı da buradan yeniden tanımlama ihtiyacı hissediyorlardı. Bu aynı zamanda sinemanın bir sanat ürünü olarak yeniden üretilmesiydi.

Sovyetlerin ilk haber-propaganda filmlerinin yönetmeni olan Vertov bu genç sinemacılardan biriydi. Geliştirdiği “sinema-göz”, “sinema-gerçek” uygulamalarıyla sinemayı kendine yabancı bütün öğelerden kurtarmaya çalıştı. Kamerasını sokaklara, okullara, fabrikalara götürdü; yeni bir toplum yaratan insanları bu yaratma süreci içinde, doğaçtan saptamanın örneklerini verdi. Sinemanın hem devrimin tanığı hem de devrimci bilinci güçlendirme aracı olarak kullanılması; kurgunun başlı başına Kuram olarak geliştirilmesi; kurgunun, seyirciyi belli bir sonuca doğru yöneltme gücünü kazanması; görüntü, görüntü içeriği ve kurgu arasında ayrılmaz bir bağ meydana getirilmesini istiyordu.

Vertov, kameranın hayatı kaydederken, doğal akışa zarar vermemesi gerektiğine inanıyordu. “Yaşam-gerçeklerini”, “oldukları gibi” kaydetmelerini, böylece bu yolla montajın “sine-gerçek”lerini yaratabileceğini önermekteydi. Vertov ve Sine-gözcüler yapıtlarıyla dünyada belge sinemasının kurulmasında ve gelişmesinde önemli yer oynadılar.

Kameralı Adam, Dziga Vertov (1927)
Vertov’un teorize ettiği “Sinema-Göz” (Kino-Glaz) anlayışının en büyük yapıtı olan Kameralı Adam, senaryoyu, dekoru, oyunculuğu ve ara yazıları dışlayan devrimci biçimselliğiyle, sinemanın matematik ve diğer pozitif bilimlerin de katkısıyla ulaşabileceği noktaları zorluyor. Sinema salonuna giren insan görüntüleriyle başlayan sessiz başyapıt, göz kamaştırıcı kent görüntüleriyle sürüyor. Yapıt bugün bile eleştirmenler tarafından sinemanın anlatım olanaklarını zorlayan bir deneme olduğu kadar, Sovyet toplumunun gelişimine ve yaşamına adanmış sinemasal bir methiye olarak anılıyor.

Bir diğer yönetmen ise 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte Kızıl Ordu’ya katılan Sergei Eisenstein’dır. Eisenstein aynı zamanda ayrıntılı ve tutarlı bir sinema kuramı geliştirmiş ilk sinema kuramcısıdır. Gerçekçi bakış açısını temel alan kuramcı-sinemacı, Eisenstein filmlerinde, görüntüleri de gerçekçi bakış açısıyla, sembolik kavramları kullanarak çekmiştir. Eisenstein bunu şöyle açıklar: “Yalnızca kentsoylu sinemanın sınıfsal niteliklerine karşı çıkmakla kalmayan aynı zamanda kendi yöntemleriyle bu sinemayı alt eden gerçek Sovyet Sineması.”
O dönem Amerika ve Avrupa Sinemasının “Öykü”sünü bir kenara atıp; “Yıldız” ya da “Kahraman” yerine yıldızsız, öyküsüz; gerçek bir sinema akımı başlamalıydı. Böylece biçimsel “Karşıtlık” yöntemi kullanılarak, Sovyet sinemasının biçemsel özellikleri saptanabilirdi.

Eisenstein sinema diliyle anlamın nasıl yaratıldığını araştıran ilk kuramcıdır. Film izlerken seyircinin filmin anlamını çıkarmak için uğraşmasını ister. Film sıkılmaya zaman bırakmıyorsa, izleyiciyi düşünmeye zorluyorsa, izleyiciyi eğlenmeyi düşünmeyecektir. Eisenstein, yeni bir dünya düzenlenmesine katılması için izleyicinin duygusal olarak şoke edilmesi ve dürtülmesi, filmi kavramak için kendi istemiyle kendini zorlaması, görüşlerin içinde olan ama onları aşan anlamı kavraması gereğine inanır.

Marksizm’in diyalektiğini kendi kurgu düşüncesinde üretti. Kullandığı yasalcılık ve karşıtlık yapısı fikri onun sinema kuramının temelini oluşturdu. Eisenstein, ortaya koyduğu sinema kuramıyla Sovyet sinemasının ilk dönemine damgasını vurmuştur. Aynı zamanda Sovyet sinema okulu VGİK’te de çalışmalarını sürdürmüş olan yönetmen yazdığı birçok yapıtla sinema tarihinin kırılma noktalarından birini oluşturdu.

Bugünden Bakarken
Yeni bir toplumun yani yeni insanının yeniden yaratılmasının heyecanı Sovyet sinemacılarını tüm dünyada sinema tarihinin akışını değiştirmelerine sebep olmuştu. Sovyet insanı, sinema perdesinde sahte hayatları değil yaşayan bir devrimi yani kendi hayatını görüyordu. Sinema tarihine “Devrim Sineması” olarak geçen bu dönem bugünden bakıldığında bizler için birçok ipucunu da veriyor. Sinema toplumun bir parçası, tarihin bir tanığı olduğu taktirde hem entelektüel anlamda hem de geniş kitlelerin takip ettiği bir sanat olarak karşılığını buluyordu. Bunun tam tersinde ise sinemada her atılan adım sinemacıyı kendi yalnızlığına sürüklüyordu. Son söz yine Vertov’dan:

“Ben bir gözüm. Mekanik bir göz. Ben, yani makine, size benim görebildiğim dünyayı gösteriyorum. Kendimi bugün ve her zaman için insan hareketsizliğinden kurtarıyorum. Zaman ve uzamın sınırlarından kurtulmuş, evrenin her noktasını istediğim gibi düzenliyorum. Yolum, dünyanın yeni bir algılanışının yaratılmasıdır. Bilmediğiniz dünyayı size yeni bir yolla açıklıyorum”

Kaynak: Mustafa Akal (Düşünce ve Eylem Dergisi, Kasım 2007)